EdebiyatCa

    YAŞAR KEMAL -HAYATI-EDEBİ KİŞİLİĞİ VE ESERLERİ - Yazarlar-Şairler ve Eserleri Dosyası



REKLAMLAR



Ekleyen: potomyali | Okunma Sayısı: 9553

 

 

 

 

YAŞAR KEMAL
İnce Memed (1.Cilt; 1955, 2. Cilt; 1969, 3. Cilt; 1984) Teneke (1955), Orta Direk (1960),Yer Demir Gök Bakır (1963), Üç Anadolu Efsanesi (1967) Ölmez Otu (1969)
Ağrıdağı Efsanesi ( 1970), Binboğalar Efsanesi ( 1971)
Çakırcalı Efe (1972),Demirciler Çarşısı Cinayeti(1974)
Yusufçuk Yusuf (1975), Yılanı Öldürseler (1976)
Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)
Kuşlar da Gitti ( 1978), Allah'ın Askerleri (1978)
Kimsecik (1980), Höyükteki Nar Ağacı (1982), Kimsecik II (1985), Kale Kapısı (1986), Kanın Sesi (1991), Ağıt (1992)
Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1998) ,
 

 

 

 

 

 

Yaşar Kemal bütün romanlarında Çukurova’ yı konu edinerek toplumsal çelişkileri ve çatışmaları, bunların insan dünyasına yansıyışlarını anlatır. Feodal ilişkilerin egemen olduğu bir düzeni, bu düzenle birlikte bütün değerlerin yıkılışını sergiler. Ayrıca insan-doğa ilişkilerini, insanı insan yapan tutkuları, korkuları, düşleri şiirsel bir anlatımla yansıtır. Toplumsal gerçekçilikle insan gerçeği arasındaki bağlantıyı kurabilmesi başarısını arttırır. Devingen, soluk alan bir doğa içinde doğayla varolan insanı vermeyi amaçlar. Doğa tutkusunun yanı sıra anlatımındaki destansılık da romanlarının başlıca özelliğidir.

 

 

     Türk ve dünya edebiyatında söz sahibi yazarlarımızdan Yaşar Kemal 1923 yılında Osmaniye'nin Hemite köyünde doğdu. Asıl adı Kemal Sadık Göğceli olan Yaşar Kemal, ortaokulda okurken halk edebiyatına ilgisinden dolayı ilk folklör derlemelerini yaptı. Yine bu yıllarda ilk şiirleri Adana Halkevi'nin yayın organı olan "Görüşler Dergisi"nde yayımlanmaya başladı.

     Yaşar Kemal ortaokulun son sınıfındayken okulu bırakmak zorunda kaldı. Okuldan ayrıldıktan sonra tarlalarda işçilik yaptı, amelebaşı oldu, pirinç tarlalarında su bekçisi oldu. Bir dönem arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu yaptı. Tüm bu işleri süresince şiir ve yazı yazmaya devam etti. Bu şiirlerinden bazıları "Ülke", "Kovan", "Millet", "Beşpınar" dergilerinde çıktı.

    Yaşar Kemal, 1951 yılında İstanbul'a yerleşti ve Cumhuriyet Gazetesi'nde fıkra ve röportaj yazarı olarak çalışmaya başladı. "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" başlıklı bir röportajına Gazeteciler Cemiyeti tarafından "Özel Başarı Armağanı" verildi. Bu dönemde sadece şiirleriyle değil, öyküleriyle de dikkat çekmeye başladı. 1952 yılında "Sarı Sıcak" isimli öykü kitabı yayımlandı. "İnce Memed" adlı romanı 1955 yılında yayımlandı ve hayli ilgi gördü. Bu kitabı ile aynı yıl "Varlık Roman Armağanı"nı kazandı. Bu tarihten itibaren 1984 yılına kadar 33 kitabı yayımlandı. 1967–1971 yılları arasında arkadaşlarıyla birlikte haftalık 'Ant' dergisini çıkardı. 1974'te "Demirciler Çarşısı Cinayeti" isimli kitabı "Madaralı Roman Ödülü"nü kazandı. 1977 yılında "Yer Demir Gök Bakır" adlı yapıtı Fransa'da Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası tarafından yılın en iyi yabancı romanı seçildi. Yaşar Kemal 1982 yılında uluslararası Del Duca Ödülüne layık görüldü. Ve 1984'te de Fransa' nın Légion D'Honneur nişanını aldı.

    Eserlerinde Çukurova ve yöre halkının çileli yaşamını, zorluklarla mücadelesini, sömürülüşünü, uğradığı haksızlıkları, kan davası ve ağalık-toprak sorunlarına değindi, Toros'ları anlattı. Fabrika işçilerinin ezilişini dile getirdi ve Anadolu'dan derlediği efsaneleri romanlaştırdı, kitapları dünya çapında 29 dile çevrildi.

       

     

 

 

BAŞLICA ESERLERİ;

 

      ROMANLARI;

İnce Memed (1.Cilt; 1955, 2. Cilt; 1969, 3. Cilt; 1984) Teneke (1955), Orta Direk (1960), Yer Demir Gök Bakır (1963), Üç Anadolu Efsanesi (1967) Ölmez Otu (1969)
Ağrıdağı Efsanesi ( 1970), Binboğalar Efsanesi ( 1971)
Çakırcalı Efe (1972), Demirciler Çarşısı Cinayeti(1974)
Yusufçuk Yusuf (1975), Yılanı Öldürseler (1976)
Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca (1977)
Kuşlar da Gitti ( 1978), Allah'ın Askerleri (1978)
Kimsecik (1980), Höyükteki Nar Ağacı (1982), Kimsecik II (1985), Kale Kapısı (1986), Kanın Sesi (1991), Ağıt (1992) Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana (1998) , Tanyeri Horozları


           FOLKLOR DERLEMELERİ;
Çifte Çapa Manileri (1942, Görüşler Dergisi)
Ağıtlar (1943, 1992)

      HİKAYELERİ;
Sarı Sıcak (1952)
Bütün Hikayeler (1967)

       RÖPORTAJLARI;
Bu Diyar Baştan Başa (Bütün Röportajları, 1971)
Bir Bulut Kaynıyor (1974)

      

KONUŞMALARI;     Ağacın Çürüğü (1980)


       ANTOLOJİSİ;           Gökyüzü Mavi kaldı (1978)


       GAZETE YAZILARI; Taş Çatlarsa ( 1961) Baldaki Tuz ( 197


 Yaşar Kemal (1923 - .... )

 

   Asıl adı Kemal Sadık Göğceli olan Yaşar Kemal, 1923 yılında Adana'nın Osmaniye İlçesi'ne bağlı Hemite Köyü'nde doğdu. Henüz ortaokul sıralarındayken halk yazınına duyduğu ilgi, onu folklor derlemeleri yapmaya yöneltti. O dönemde şiirleri, Adana Halkevi'nin yayını olan "Görüşler Dergisi" nde yayımlandı. Ortaokulun son sınıfın-dayken okulu bırakmak zorunda kalarak; ırgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzu-halcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu gibi işlerde çalıştı. Bu arada Ülke, Kovan, Millet, Beşpınar Dergilerinde, şiirleri görüldü. 1951 yılında İstanbul'a yerleşerek, Cumhuriyet Gazetesi'nde fıkra ile röportaj yazarlığı yapmaya başladı. "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" başlıklı röportajıyla, Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanı'nı kazandı.

       O yıllarda öyküleriyle de ilgi çeken sanatçının, 1952 yılında "Sarı Sıcak" adlı öykü kitabı yayımlandı. İlk romanı "İnce Memed" 1955 yılında çıktı. 1955-1984 yılları arasında öykü, roman, röportaj ile makalelerinden oluşan 33 kitabı yayım-landı. Yaşar Kemal, ilk romanı "İnce Memed" ile 1955 yılında Varlık Roman Arma-ğanı'nı kazandı. 1974 yılında "Demirciler Çarşısı Cinayeti" adlı yapıtı, Madaralı Roman Ödülü'nü aldı. "Yer Demir Gök Bakır" Fransa'da 1977 yılında, Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası tarafından yılın en iyi yabancı romanı seçildi. "Binboğalar Efsanesi", 1979 yaz dönemi için Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer aldı.

      1982 yılında uluslararası Del Duca Ödülü'ne layık görülen Yaşar Kemal,  1984 yılında Fransa' nın Légion D'Honneur Nişanı'nı aldı. Yapıtlarında; Torosları, Çuku-rova'yı, Çukurova insanının acı yaşamını, ezilişini, sömürülüşünü, kan davasını, ağalık ile toprak sorununu, çarpıcı bir biçimde ortaya koyan yazarın eşsiz betim-lemeleri, eserlerinin en önemli özelliğidir. 29 dilde yayımlanmış olan kitaplarıyla, dünya yazınında çok önemli bir yeri vardır.

 

 

O ŞARABİ EŞKİYALAR UNUTULUR MU HİÇ?

( İnce Memed/Yaşar Kemal )      A. Ömer Türkeş

1955’le 1987 arasında otuz iki yılda ve dört ciltte tamamlanan “İnce Memed”, belki de Yaşar Kemal’in en güzel eseri değildir. Ne var ki, Türk romanında Yaşar Kemal efsanesi, hikayesi Çukurova’da geçen bu romanla başlar. Çözülmeyen feodal ilişkilerin baskısından bunalan köylü genci Memed’in isyanında hem bireysel bir meseleyi hem de köylünün genel toplumsal ve ekonomik sıkıntılarını buluruz. Parlak kariyerindeki birbirinden güzel bunca romanına rağmen Yaşar Kemal adı anıldığına yarattığı karakterler arasında bugün ilk akla geleni, imgesi o ince silueti ile zihnimizi yalayan İnce Memed’tir ki, hikayesi artık bir halk destanına dönüşmüştür. Burada yazar ve okuyucunun bir roman özelinde ortak bir kahraman yarattığından söz edilmelidir. Roman ve kahramanının bu denli sevilmesinde, Memed’in haklı isyanının, silahı kuşanıp dağa çıkmasının, “o şarabi eşkıyalar”ın atası olmasının rolu -mutlaka- vardır! Tam da bu nedenle, bugün kadar çok sayıda incelemeye konu edilmiş “İnce Memed”i edebi değer sorusu etrafında değil toplumsal ve siyasal tarihi içerisinde ele almaya çalışacağım…

Anadolu romanını hazırlayan koşullar


                İlk yazıldığı 1870’lerden başlayarak hep ahlaki, felsefi ve siyasi meselelerle ilgilenen Osmanlı romanı İstanbul merkezliydi. Devletin bu en kötü günlerine Batılılaşma etrafında çözümler arayan Osmanlı aydınlarının Anadolu’ya ve Anadolu insanıyla ilgilenmeye hiç vakti -ve perspektifi- olmamış, uzun süre köye dönük bir roman yazılmamıştır. Osmanlı aydınının İmparatorluğun taşrasına ilgi duyması ile imparatorluğun çöküş sürecine girmesi neredeyse aynı tarihlere denk düşer. Yani Anadolu’nun sorunlarını dillendirmek Cumhuriyetin ilk kuşak yazarlarına miras kalmıştır.

İstanbullu aydının Anadolu’nun tozlu yollarında, yoksul köylerinde dolaşıp cahil bırakılmış, dini istismarlara uğramış ve köy ağası tarafından sömürülüp devlet görevlileri tarafından ezilmiş köylü milletiyle kucaklaşması -aslında kucaklaşmadan çok el öptürmesi- Çalıkuşu ile başlar. Osmanlı’dan devralınan vatan kurtarma görevi, bundan böyle köyü kurtarmak biçiminde simgelenecektir. Misyoner tavrıyla kendilerini feda eden bu aydınlarla, konuk oldukları, yaban kaldıkları, kuş uçmaz kervan geçmez memleket köşeleri arasında organik bir bağ kurulduğu söylenemez. Çünkü bu metinlerde ifadesini bulan düşünce ve hissiyat, aslında İstanbul’da kapanıp kalmış aydın kesimin kendisini dışa vurma biçimi ya da kendisine biçtiği bir görevler manzumesidir. Anadolu’nun toplumsal bir perspektifle ele alınması, kendilerini sol bir dünya görüşü ekseninde tanımlayan genç bir yazarlar kuşağı ile başlar.

1930’lu yıllarda Cumhuriyet ideallerine bağlanmış yazarlar, öncü aydının meseleleriyle birlikte Osmanlıdan miras kalan feodal yapılara ve kendi koordinatlarına göre tanımladıkları gericiliğe/yobazlığa karşı aydınlanma seferberliği üzerine yoğunlaşmışlardı. Aşk ve macera romanlarına da aynı ideoloji popüler biçimlerde yansıyordu. Manevi değerler peşindeki bir başka yazar kesimi ise önceki dönemin doğu-batı sorunu tartışmasını sürdürmekteydi. Değerler ve ideolojiler dünyasında dolaşan bu üç eğilimin de Cumhuriyetin sınıfsal yapısını, ekonomik sorunlarını, yoksul insan hayatlarını gerçekçi biçimde yansıtmak gibi bir meselesi yoktu, ama aynı yıllarda edebiyat dünyasına büyük bir dinamizm getiren öfkeli genç bir toplumcu kuşak vardı ki, etkileri edebi alanın dışına kadar taştı. Şiirde Nazım Hikmet’in yarattığı heyecan ve sempatinin hikaye ve romandaki karşılığıydı bu gençler; Cumhuriyet’in vaatlerinin gerçekleşmediğini ve gerçekleşmeyeceğini buruk bir acıyla fark etmişlerdi. Cumhuriyetin acılarla dolu tarihini romana yansıtan bu “yitik kuşak”, ya da Atilla İlhan’ın deyişiyle “fedailer mangası”, gerçekleri Sadri Ertem ve A.Refik Sevengil’in izinden giderek- doğalcılığa yakın bir üslupta ele almışlardı. Ancak yine de dışarıdan bir bakıştı onlarınkisi, yine aydının duruşu ile ilgiliydi.

1950’lerin yazarları içerden yazdılar o coğrafyayı. Yazdıkları döneme en uygun dil ve en uygun üslupla, en uygun toplumsal temaları işlediler. O yıllarda genelde sanat ve edebiyata, özelde romana yansıyan aydınlanmacı ve kalkınmacı ütopyaların cisimlendiği mekan köylerdi. Köy hayatını, köy gerçeğini, köylünün sorunlarını, baskı ve sömürüyü en iyi bilen ve ifade edenlerse doğal olarak, bu köylerden sıyrılıp büyük kentlere gelmiş, edebiyatla tanışmış ve sol düşünceyi benimsemiş yazarlar oldular. Dönem, çıplak gerçeklerin -romanlarla- yine çırılçıplak ortaya serildiği bir dönemdi. Böyle gerçekler de -gerçekten- boldu Türkiye’de. Pek çok yazar bir misyon gereği sarılmıştı edebiyata. Hem bu misyonu üstlenen hem de meseleyi edebiyatın içinden dillendiren yazarlar da vardı elbette. Ve 50’lerdeki bu hareketliliğinin Türk edebiyatına kazandırdıkları arasında en önemli isimlerden birisi hiç kuşkusuz -“İnce Memed”iyle- Yaşar Kemal’di.

 

Yeni bir eşkıya tipi olarak “İnce Memed”

Türk anlatı geleneğinde meşru bir isyanı taşıyarak “katil defterine adını yazan”, eşkıyalığı seçip dağlara sığınan kahraman sayısı az değildir. Halk hikayelerinden sadece Köroğlu’nu anmakla yetinelim, ama modern anlatılarda, hikaye ve romanda da çoktur eşkıya örneklerimiz; Ömer Seyfettin’in “Yalnız Efe”sine(1910) kadar uzanır. Sonra tarihi romanlar ve milli mücadele anlatılarıyla çeteler katılır “soylu” eşkıyalar alemine. Ancak “İnce Memed”i o gelenek içinde bir yere oturtamayız. Memed’e bir soy kütüğü çıkartmak gerekirse, en yakın akrabası Yusuf’tur onun; Kuyucaklı Yusuf… Sabahattin Ali’nin toplumsal adaletsizliğe bir Ege kasabasında başlattığı isyanı Yaşar Kemal Çukurova’ya taşımış, edebiyatta bir geleneğe dönüşen isyan, roman kahramanlarının elinden 68’lerde öğrenci gençliğe devredilmiştir.

Berna Moran, İnce Memed’in çözümlemesini yaparken Hobsbawn’ın yasalara karşı suçlu oldukları halde halkın gözünde masum hatta kahraman addedilen toplumsal haydutlarla ilgili çalışmasına göndermeler yaparak Memed’in de dünya “soylu eşkıya” geleneğin içinde mütalaa edilmesi gerektiğini vurgular. Ona göre İnce Memed, çeşitli ülkelerin -Robin Hood, Billy the Kid, Jesse James gibi- efsaneleştirilmiş haydutlarıyla akraba sayılmalıdır. Burada ortak olan toplumsal adaletsizliğin insan hayatlarına yaptığı etkiler, yarattığı duygulardır. Ama İnce Memed’i efsane katına taşıyan evrensel değerlerle örtüşmesinden çok etkisini yerelliğinden alan sahiciliğidir.

Yaşar Kemal, Anadolu’nun hemen her köşesinde yüzyıllardan beri yaşayan eşkıyalık müessesesini 50’li yılların ekonomik ve toplumsal koşulları içerisinde, üstelik söz konusu müessese o yıllarda özellikle Doğu kırsalında bilfiil çalışır bir haldeyken, muhalif bir bakış açısı ile yeniden canlandırır, eşkıyalığa yeni bir anlam katar. Veysel Öngören’in ifadesiyle; “geleneksel başkaldırı içinde çağdaş sorunları yüzdürerek geçerli, çağdaş bir başkaldırı biçimi aramaktadır” o.

Romana baktığımızda geleneğe yapılan pek çok gönderme ve eşkıya tipiyle karşılaşırız. Mesela Deli Durdu vardır, Kalaycı vardır ya da Kara İbrahim vardır ki bunlar eşkıyalığın yüz karaları olarak ağalarla bir saf tutarlar. Silahları köylüye çevrilir, güçleri güçsüze söker. Öte yandan Gizik Duran, Koca Ahmet, Kürt Reşit gibi köylüye arka çıkanlar vardır ki türküler yakılmıştır arkalarından. Memed, romanın başında onların izinden gitmeyi seçer. Ancak sadece iz sürmekle yetinmeyecektir. Zaman yeni zamanlardır; zaman ağalığın kaba sömürü zamanı değildir, ekonomik ve toplumsal ilişkiler değişmiş, marabalığın yerini toprak işçiliğine bıraktığı, tarımsal üretimin kapitalistleştiği bir çağ açılmıştır. Memed’i bu yeni mülkiyet ilişkileri dönüştürecek, bilinçlendirecek ve onda devrimci bir kimliğin filizlenmesini sağlayacaktır. Artık adaletsizliğin temeli ağalıkta değil ağalığın temsil ettiği mülkiyet ilişkilerinin, yani düzenin kendisindedir.

Yoksul bir köylü çocuğundan yola çıkarak Türkiye’nin siyasi, ekonomik, toplumsal yapısını materyalist bir ideolojinin merceğiyle gözler önüne seren ve bu niteliğiyle toplumcu roman anlayışının en önemli kilometre taşlarından olan “İnce Memed”in önemi sadece ele aldığı meselelerle sınırlı kalmaz; Yaşar Kemal, bugün “köy romanı” başlığı altında toplanan romanlara yöneltilen biçimin içeriğe feda edildiği ciddi eleştirisinin dışında kalmayı başaran az sayıda yazardan birisidir. Çıplak gerçekleri en çarpıcı halleriyle sunabilmek için dolaysız bir biçimde aktarmak yolunu seçmemiştir o; “ bir gerçekçilikle yetinmez; yaşadıklarını, gözlemlediklerini başka tür bir gerçekliğe dönüştürür. Abartılarak işlendiği için simgeleşen ve arketipleşen kişiler ve olaylarla, kurmaca yönü ağır basan destan havalı yapıtlar üretir”. Sayfalarca yer açtığı zengin sözcük haneli doğa, mekan ve insan tasvirleri, geleneksel anlatı dilini kullanışı, geçimini yüzyıllardır doğaya ve torağa bağlı sürdüren insanlardaki dış gerçeklik algısının hurafelerle, dogmalarla bezenmiş irrasyonelitesini hiç aksamayan diyaloglarla yansıtması, feodalitenin mülkiyet anlamındaki tasfiyesiyle köylülük ideolojisi arasındaki uyumsuzluğu açığa çıkaran kurgusu ve tek tek her roman kişisinin psikolojik derinliğine nüfuz edebilmesi, Yaşar Kemal’i kariyerinin daha ilk basamaklarında bir klasik niteliğine büründürmüştür.

Yazının başından beri “İnce Memed” üzerinde durdum. Oysaki şimdi geriye doğru baktığımızda “İnce Memed-I” demek daha doğru olacaktı belki de. Ne var ki birçok eleştirmen gibi benim için de tek ciltlik bir destandır “İnce Memed”. Berna Moran’ın cümleleriyle ifade edeyim; Sonraki “ciltlerde yine ağalarla İnce Memed arasındaki düşmanlık sürer, yine ağalar öldürülür, ama İnce Memed artık ağa öldürmenin bir çözüm olmadığını kavramıştır, çünkü yerine bir başkası gelmekte ve durum eskisinden beter olmaktadır... Bununla birlikte Memed yine ağaları öldürür, çünkü başka çıkar bir yol göremez ve elinden de başka bir şey gelmez. Bu durumda Memed’in yaptıkları, artık anlamını kaybetmiş, bir yarar sağlamayan, gelişigüzel cezalandırmalardır. Birinci ciltte Memed’in Abdi Ağa’yı öldürerek hem kendi öcünü alması hem de köylülerini kurtarması anlamlı ve etkiliydi, çünkü insanların kendi yaşamlarında bulamadıkları adalet özlemine cevap veriyordu. Köylülerin kurtuluşu ile sağlanan mutlu bitiş, aynı zamanda, iyinin kötüye, bereketin kıtlığa karşı zaferi demekti”. Ancak geçen zamanla, o zamanın getirdiği yeni hayat şartlarıyla, yeni toplumsal ilişkilerle, sonraki ciltlerde kurtuluş umudu tümden tükenmiştir. Sınıfsal çelişkilerin böylesine değiştiği bir konjonktürde ağaların öldürülmesinin bir çözüm olmaması anlamında dizinin sonraki ciltleri elbette çok daha gerçekçidir. “Ama unutmamalı ki İnce. Memed I gücünü gerçekçilikten almaz, tersine, gerçeğin yerini alan eski bir düşü büyülü bir dille ustaca anlattığı için sevilen bir roman olmuştur.”

 



REKLAMLAR


Sitemiz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan yer sağlayıcı olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, site yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu nedenle, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, sorucam@gmail.com mail adresinden bize ulaşabilirler. Şikayet yerinde görüldüğü takdirde ihlal olduğu düşünülen içerikler sitemizden kaldırılacaktır. Sitemiz hiçbir şekilde kar amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.